DERKENAR: BİR BAŞKANLIK SİSTEMİ TARAFTARININ GÖZÜNDEN "CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ"
Kalem erbabı iyi bilir ki, bir yazıya
nereden başlayacağına karar vermek oldukça zordur. Hele ki yazacağınız yazı bir
eleştiri yazısı olup da eleştireceğiniz olgu da çok fazla kambura sahipse bu
zorluk katmerlenir. İşte bu yazının biraz gecikmesinin sebebi budur. Birkaç gün
sonra yekûnu 18 madde olan ve fakat esasında yaklaşık olarak Anayasa’nın 70
maddesini etkileyen bir Anayasa Değişikliği Kanunu’nu oylayacağız. Sonda
söyleyeceğimi başta söylemem gerekirse ben bir başkanlık sistemi savunucusuyum.
Nitekim bu savunuyu teorik yönde açıklayıp Türkiye için de düşünülmesi ve
tartışılması gerekliliğini geçmiş yıllarda iki farklı makalede dile getirdim.
Gelin görün ki 16 Nisan’da oylayacağımız değişiklik teklifinin anayasa hukuku
derslerinde anlattığımız demokratik bir hükümet sistemi türü olan başkanlık
sistemiyle uzaktan yakından ilgisi yok. Bunun sebeplerinden bazılarını aşağıda
açıklayacağım ancak daha önce iki hususa değinmek istiyorum. Birincisi söz
konusu değişiklik teklifiyle ilgili özelde anayasa hukukçularının ve genelde
işi bilen kamu hukukçusu ve siyaset bilimcilerin sessizliği. İkincisi ise bu
teklifin hazırlanış aşaması ve referandum sürecindeki absürdlükler.
Anayasa değişiklik teklifinin içeriğinin
belli olmasıyla beraber hukukçular kendi içerisinde dörde ayrıldı. Birinci grup
teklifi şiddetle eleştirip, bu teklifin önce Meclis daha sonra da halk
tarafından kabulüyle aslında Türkiye’nin çoktan girmiş olduğu anayasasızlaştırılma
sürecinin tamamlanacağını söyleyenler. İkincisi teklifin sanki birçok maddesi
olumluymuş da sadece birkaç maddesi pürüzlüymüş gibi tabiri caizse yarım ağızla
eleştirenler. Üçüncüsü tabi ki teklifi olumlu görüp savunanlar. Dördüncüsü ise
sessiz kalmayı yeğleyenler. Bu son grup hakkında üstat Kemal Gözler hocamız çok
güzel bir yazı neşrettiği için zaten bize söyleyecek bir şey bırakmadı[1].
Bu grup Türk akademyasının nitelik bakımından yerinde saymasının en önemli
müsebbibi zaten. Üçüncü grupla ilgili olarak ise söyleyeceğim sadece tek bir
şey var, sonra bu bahsi burada bitireceğim.
Türkiye’de evvelden beri başkanlık
sistemini savunan ve de bunu yazıya döken hukukçuların sayısı iki eli değil bir
elin bile parmaklarını geçmezken nedense son 6 ayda geometrik olarak büyüdü.
Kanıt istiyorsanız 2011 genel seçimlerinden sonra girilen yeni anayasa yapım
sürecinde henüz Recep Tayyip Erdoğan başkanlık kelamını etmemişken
üniversitelerce, sivil toplum örgütlerince ve özelde sair düşünce
enstitülerince hazırlanan anayasa taslaklarına bir göz atın derim. Bu gün
hararetli bir şekilde başkanlık türküsü çağıranların çoğu daha 3-4 yıl önce bu
sistemi Türkiye açısından bir belirsizlik girdabı olarak görüyorlar veya
parlamenter sistemin rasyonelleştirilmesinin sistem değişikliği açısından yetip
de artacağını söylüyorlardı. Sadece bu olgu bile değişiklik teklifini savunan
akademisyenlerin inandırıcılık problemiyle ilgili bize bir fikir verir sanırım.
Teklifin hazırlanış aşaması ise bambaşka bir garabet. Uzlaşmacılık, şeffaflık,
katılımcılık gibi bir anayasa hazırlanırken baz alınması gereken temel
kriterleri bir yana bıraktık ama tepeden inme (top-down) bir şekilde önümüze
getirilen bu teklifin en azından mimarını bilseydik iyi olacaktı. Sanırım 1982
Anayasası’nın mimarı Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı’nın 35 yıldır konuşulduğunu
aklına getiren bu mimarlar ömür boyu kulaklarının çınlatılmasından ürktüler.
Öte yandan referandum sürecindeki ifade ve toplantı özgürlüğüne getirilen
ölçüsüz ve hatta hakkın özünü yok eden müdahaleler referandumun meşruiyetini
oldukça azaltıyor. Takip edebildiğim kadarıyla henüz hiçbir devlet
üniversitesinde değişiklik teklifini objektif bir şekilde değerlendirecek
seminer, panel vb. tartışma platformlarına yer verilmedi. Ancak EVET görüşünü
savunan konuşmacılara sadece üniversiteler değil yurtlar, okullar ve sair kamu
kurumlarının kapısı sonuna kadar açık. Zaten 5000 civarında akademisyenin 6 ay
içinde KHK’lar ile işsiz bırakıldığı bir ortamda EVET’i savunan kişiler aslında
boş arazide at koşturuyorlar dense yeridir. Bütün bunlardan ötürü 16 Nisan’da
gerçekleştireceğimiz davranışın bir referandum değil de plebisite dönüşmek
üzere olduğunu söylesek sanırım çok da abartmış olmayız.
Teklifin içeriğine gelecek olursak
aslında uzun bir makale ya da bir kitap hacmini tutacak eleştiri ve
değerlendirmeler yapmak mümkün. Ben ise olaya sadece bir açıdan yaklaşacağım,
başkanlık sistemine özgü bir özellik açısından. Başkanlık sistemi de demokratik
hükümet sistemlerinden birisi olmasına hatta parlamenter sisteme göre
demokratiklik açısından öngörülebilirlik ve hesap verilebilirlik gibi önemli
avantajları olmasına rağmen büyük bir kusuru vardır. Hükümet etkinliği
açısından fevkalade risklidir. Evet yanlış duymadınız. Anlatılanların aksine
hükümet etkinliğinin istikrarlı bir şekilde sürdürülebilmesi parlamenter
sisteme göre daha risklidir. Bunun en önemli sebebi Başkanla parlamentonun
farklı siyasi fraksiyonlarda bulunup bu durumda iki organ arasındaki etkileşim
araçlarının parlamenter sisteme nazaran daha az veya etkisiz olma ihtimalidir.
Gerçekten de parlamento çoğunluğu Başkan’ın mensup olduğu siyasi partinin
lehine değilse Başkan’ın elini kolunu bağlayabilirler. Bu durum sadece siyasi
krizleri değil ekonomik krizleri de beraberinde getirebilir.
İşte bu krizleri önlemenin veya olumsuz
sonuçlarını minimize etmenin bazı yolları vardır. Bu yollardan en önemlisi
devletin yapısını federalizm veya bölgesel devlet gibi yerel yönetimlerin
yetkilerinin bir hayli artırıldığı bir şekle çevirmektir. Bu sayede Başkan ile
parlamento arasında çıkabilecek bir uyuşmazlık sonucu oluşan merkezi
kilitlenmenin etkileri tolere edilmiş olacaktır. Şöyle ki yerel yönetimlerin
gerek hatırı sayılır bütçeye gerekse yasama-yürütme ve yargıya ilişkin yetkiye
sahip olmaları merkezdeki kilitlenmenin olumsuz etkilerinin halk tarafından
kısa vadede önemli ölçüde hissedilmesini engellemektedir. Nitekim başkanlık
sistemini benimsemiş ülkelerin neredeyse tamamı federal veya benzeri bir devlet
yapısına sahiptirler. Şüphesiz bu birinci yol demokratik bir çözüm yoludur.
Tabi ki parlamento ile Başkan arasındaki
çekişmeye mahal veren sistem tıkanıklıklarını önlemenin bir diğer yolu da
yetkisi aşırı derecede artırılmış yürütmedir. Başkana kapsamı ve hukuki
sonuçları muğlak bir kararname çıkarma yetkisi vermek, gerektiğinde meclisi
feshetme yetkisiyle donatmak ve yine gözlerden kaçırılan ama belki de en önemli
yetki olan bütçe çıkarmada söz sahipliği yetkisini vermek gibi. İşte 16
Nisan’da oylayacağımız anayasa değişiklik kanunu başkanlık sisteminin olası
risklerini bertaraf etmek için bu ikinci yöntemi tercih etmiş. Ancak bu konu
üzerinde çalışan herkes bilgi sahibidir ki, başkanlık sistemini demokratik
özünden saptıran ve yürütmeye aşırı güç bahşeden bu tip sistemler artık
“Başkanlık sistemi” olarak adlandırılmazlar. Bunun öğretideki ismi “Patronlu
Başkanlık” veya “Başkancı Sistem”dir. Bu terimler klasik başkanlık sisteminden
başka bir noktaya, işin açıkçası otoriterizme veya totalitarizme savrulan
sistemleri ifade etmek için kullanılır. Zira klasik
başkanlığın özelliği ve esas amacı hükümet etkinliğinden ve güçlü yürütmeden ziyade
meclisi güçlendirmektir. Bunu da sert kuvvetler ayrılığıyla, meclisi yürütmeden
büyük ölçüde bağımsızlaştırıp ona karşı güçlü yetkiler vererek yapar. Oysa bu teklifte
olduğu gibi meclisin yürütmeye karşı denge araçları tamamen kaldırılmış ya da
işlevsizleştirilmişse ortada artık demokratik bir başkanlık sistemi yoktur. Ve
aslında kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde ortada sadece sahte/görünüşte bir
anayasa vardır.
Gerçekten de oylayacağımız anayasa değişikliği kanununa
baktığımız vakit başkanlık sisteminin esas amentüsü olan kuvvetler ayrılığından
eser görememekteyiz. Bunun ilk sebebi her ne kadar çift taraflı fesih dense de
aslında fiiliyatta sadece Cumhurbaşkanı tarafından işletilecek bir meclisi fesih
yetkisinin verilmiş olmasıdır. Oysa asgari bir anayasa hukuku bilgisi olanlar
dahi bilirler ki, başkanlık sisteminin sine qua non/olmazsa olmaz
özelliklerinden biri Başkan ve parlamentonun birbirlerinin varlıklarına son
verememeleridir. Bir an için bu yetkinin olası bir yasama-yürütme tıkanıklığını
giderme maksatlı olup makul karşılanabileceğini düşünebiliriz. Ancak
unutmayalım, bu formülasyon kangren olan kolların kesilmesidir. Esas mesele
sistem içerisinde bu kangrene sebebiyet verecek olumsuzlukları ortadan
kaldırmaktır. Kaldı ki en ufak bir görüş ayrılığında karşılıklı fesih aracını
kullanarak seçimleri yenilemenin şüphesiz daha büyük maliyetleri olacaktır. İşte
bu sebeple şayet başkanlık sistemini öngören bir anayasa yapılacaksa bu anayasaya
yasama ve yürütme arasındaki tıkanıklıkları henüz baştan engelleyecek yahut söz
konusu tıkanıkların halk üzerindeki etkisini minimuma indirecek bazı düzenlemeler
de olmak zorundaydı. Bunların başında da yukarıda da söz ettiğimiz gibi yerel
yönetimlerin güçlenmesi gelmektedir. Zira dar bölge seçim sistemi[2] ve katı devletçi
anlayıştan vazgeçilmesi yani liberal demokrasinin kurum ve kurallarının
benimsenmesi de[3] bu
önlemler arasında sayılabilir. Oysa oylayacağımız anayasa değişiklik kanununda
bu sübaplardan hiçbir eser görememekteyiz.
Yine Cumhurbaşkanı seçimiyle parlamentonun seçiminin aynı günde
gerçekleşiyor olmasının sonucunda aynı zaman diliminde seçmen tercihlerinin
farklılık göstermesinin güçlüğü karşısında Cumhurbaşkanı'nın siyasi partisinin aynı
zamanda parlamento çoğunluğuna da erişeceğini söylemek için kâhin olmaya gerek
yok sanırım. Keza Cumhurbaşkanı’nın üyesi olduğu siyasi partisinin aynı anda
genel başkanlığını yürütecek olmasının önüne engel konulmaması Türk siyasi
parti sisteminde milletvekillerinin çoğunluğunu da Cumhurbaşkanı’nın
belirleyecek olmasına işaret ediyor. Diğer bir deyişle öyle bir Cumhurbaşkanı
düşünün ki hem yürütme organının bütün üyelerini belirleyecek hem de yasama
organının çoğunluk üyelerini. Başkanlık sistemini uygulamakta olan demokratik
olarak nitelendirilebilecek hiçbir ülkede olmayan yargının neredeyse tamamını
şekillendirecek yetkileri de işin cabası. Bu da ayrı bir yazının konusu. İşte
bütün bu sebeplerden dolayı söylenebilecek en güzel şeyi yine Kemal Gözler Hoca’dan
atıf yaparak ifade edelim. “Anayasa
Değişikliği Teklifini okumuş olmaktan dolayı derin bir üzüntü içindeyim”[4].
[1] Bkz. http://www.anayasa.gen.tr/suskunluk.pdf
(e.t. 06.04.2017)
[2] Dar bölge seçim sisteminin uygulandığı
yerlerde siyasi partilere sıkı disiplinle bağlı ve mensubu olduğu siyasi
partinin ideoloji ekseninde siyaset yapan kişilerin yerine, aday olduğu bölge
halkına hizmet edecek kişilerin seçilme olasılığı daha fazladır. Bu durum
şüphesiz ki meclis aritmetiğinde ılımlı denilebilecek kişilerin daha fazla yer
tutmasını sağlayacaktır. Bu tarzda kişilerden oluşan bir meclisin basit
ideolojik tartışmaların etkisinde kalarak yürütme organıyla sürekli bir gerilim
halinde bulunma ihtimali ise aşırı siyasallaşmış ve partilerine sıkı disiplinle
bağlı üyelerden oluşan bir meclise göre daha azdır.
[3] Başkanlık
sisteminde yasama-yürütme arasındaki kilitlenmeleri minimuma indirmenin en
kolay yolu devleti küçülten ve serbest piyasa ekonomisinin önünü açan bir
anayasacılık anlayışıyla olur. Kanaatimizce ABD'de başkanlık sisteminin iyi bir
şekilde işlemesinin sebebi serbest piyasa ekonomisine duyulan kuvvetli inanç ve
devletin ekonomik ve sosyal hayata müdahalesine yönelik bir devletçilik anlayışının
asgari seviyede olmasıdır. Gerçekten de devletin ekonomik ve sosyal hayata
müdahalesine izin veren yasal ve anayasal yetkiler ne kadar çok olursa
kilitlenmeye yol açacak durumlar da o kadar artacaktır. Katı devletçi
anlayıştan vazgeçilip devletin görev ve yetkilerinin klasik liberal doktrine
göre dizayn edildiği bir ülkede sadece başkanlık sistemi değil diğer hükümet
sistemlerini de uygulamak her zaman daha kolay olacaktır.
[4]
Gözler, Kemal: “Elveda
Kuvvetler Ayrılığı, Elveda Anayasa: 10 Aralık 2016 Tarihli Anayasa Değişikliği
Teklifi Hakkında Bir Eleştiri”, Ankara Barosu Dergisi, 2016/4,
s.35
Yorumlar
Yorum Gönder